Küresel Riskler Raporu 2026 Değerlendirmesi

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF) tarafından her yılın başında, küresel ölçekte  liderler, üst düzey şirket yöneticileri, politika yapıcılar, akademisyenler ve uzmanların öngörüleri doğrultusunda hazırlanan Küresel Riskler Raporu (Global Risks Report), önümüzdeki dönemde dünya ekonomisini, iş yapış biçimlerini ve kurumsal stratejileri şekillendirecek temel risk alanlarına bütüncül bir bakış sunuyor.

Bu yıl, WEF tarafından yayımlanan Küresel Riskler Raporu 2026, küresel risk ortamının yalnızca “daha karmaşık” değil; aynı zamanda daha hızlı, daha bağlantılı ve daha geniş alana yayılan bir yapı haline geldiğini net biçimde ortaya koyuyor. Raporun alt metni şu: Riskler artık tek tek yönetilecek “başlıklar” olmaktan çıktı; birbirini tetikleyen ve kısa sürede zincirleme etki üreten bir sistem davranışına dönüştü. Bu nedenle risk yönetiminin, operasyonel uyum hattında konumlanmış bir kontrol faaliyeti olmanın ötesine geçerek; stratejik yönetişimin karar disiplinine dönüşmesi gerekiyor.

Bu raporu oluşturan ana girdiler, dünyanın “ortak aklı” olarak isimlendirilebilecek iş dünyasından, akademiden, sivil toplum kuruluşlarından, devlet kurumlarından ve uluslararası kuruluşlardan uzmanların katkısı ile hazırlanan Küresel Risk Algısı Anketi (GRPS) sonuçlarına dayanıyor. Rapor, çok paydaşlı ve dünyanın her yerinden katkı sağlayan uzmanların ürünü olması sebebiyle küresel ölçekte yaygın biçimde referans alınan bir kaynak olarak öne çıkıyor.

Zh Ah Blog 970X548 (1)

Raporda Öne Çıkan Başlıklar

Katılımcıların %50’si önümüzdeki iki yılı “türbülanslı veya fırtınalı” olarak tanımlarken, 10 yıllık perspektifte bu oran %57’ye yükseliyor. Üstelik rapor, kısa vadeli kötümserliğin geçen yıla göre arttığını ve “türbülanslı/fırtınalı” yanıtlarında 14 puanlık bir artış olduğunu kaydediyor. Kategori bazında bakıldığında da iki yıllık ufukta en yüksek endişenin jeopolitik riskler tarafında toplandığı; jeopolitik görünümü “türbülanslı veya fırtınalı” görenlerin oranının belirgin biçimde ayrıştığı görülüyor.

  • Kısa Vade - Önümüzdeki 2 Yıl

Son 5 yılın raporlarında kısa vadeli riskler olarak belirlenen konu başlıklarına bakıldığında, yalnızca küresel risklerin nasıl “yer değiştirdiğini” değil; bunun ötesinde hangi risk kümelerinin birbirine bağlanarak etkisini artırdığını da görüyoruz. İlk sıralarda yer alan olayların, dünyanın gündeminden ne kadar etkilendiği ve yine benzer şekilde gündemi nasıl şekillendirdiğini neden-sonuç ilişkisi ile gözlemleyebiliyoruz.

2022-2026 dönemine bakıldığında 2 yıllık risklerde küresel risk algısının çevresel risklerden; toplumsal, jeopolitik ve teknolojik risklere doğru genişlediği, özellikle bilgi ekosistemi, kutuplaşma ve jeopolitik gerilimlerin hızla üst sıralara tırmandığı görülüyor. Riskler artık tekil değil; birbirini besleyen sistemik tehditler haline gelmiş durumda.

Son 2 yıl içindeki en yüksek ivmeli değişim, 8 adım yukarıya sıçrayarak ilk sıraya yükselen jeoekonomik çatışma riskinde görünüyor. Genel kategoriler bazında bir değerlendirme yapıldığında ise, jeopolitik ve sosyal gelişmelerin, çevresel risklere kıyasla ön plana çıkması ile öncelik sıralamaların değiştiğini söylemek mümkün.

WEF’in 2026 raporunun kısa vadeye ilişkin en kritik mesajı, risk gündeminin artık “olay listesi” değil; rekabetin araçlarıyla şekillenen bir yönetim sınavı haline gelmiş olması. Rapor, uzun süredir istikrar sağlayan kural ve kurumların artan baskılarla karşı karşıya olduğunu; ticaret, finans ve teknolojinin stratejik etki alanları olarak daha belirgin biçimde öne çıktığı bir döneme girildiğini vurguluyor.  Ankete katılan kişilerin %68’i, önümüzdeki 10 yılda dünyanın çok kutuplu ve parçalanmış bir düzene evrileceğini öngörüyor.

Rapor, kısa vadede “güven” altyapısının jeopolitik hatla birleşerek kurumların itibarını ve sürekliliğini aynı anda test edeceğini gösteriyor. Endişe; yaptırımlar, regülasyonlar, sermaye kısıtları ve tedarik zincirlerinin politika ve etki araçları olarak kullanılması gibi daha geniş bir jeoekonomik enstrüman setine doğru derinleşiyor. Bu, kurumlar açısından tedarik, sermaye, veri ve teknoloji kararlarının artık “verimlilik optimizasyonu” değil; stratejik maruziyet yönetimi problemine dönüştüğünü anlatıyor.

Ayrıca, jeoekonomik riskler kategorisindeki finansal riskler başlığı altında, küresel ekonomik oynaklık ve artan borçluluk, sistemik kırılganlıkların temel kaynakları arasında gösteriliyor. Raporda, finansal şokların artık yalnızca makroekonomik göstergelerle sınırlı kalmadığı; kurumların yatırım kararlarını, sermaye yapısını ve likidite yönetimini doğrudan etkilediği vurgulanıyor.  Yüksek finansman maliyetleri ve belirsiz ekonomik görünüm, uzun vadeli yatırımların ertelenmesine ve büyüme kapasitesinin zayıflamasına yol açıyor. Bu nedenle finansal risklerin, klasik finansal göstergelerin ötesinde, senaryo bazlı ve bütüncül bir bakış açısıyla ele alınması gerektiği ifade ediliyor.

Çevresel riskler kısa vadede “azalmıyor”; daha çok göreceli olarak önceliklendirilmiyor. İki yıllık ufukta çevresel risklerin çoğunun sıralamada gerilediği; örneğin aşırı hava olaylarının #2’den #4’e, kirliliğin #6’dan #9’a düştüğü ve genel olarak çevresel risklerin “şiddet” skorlarında da düşüş görüldüğü vurgulanıyor. Buna rağmen aşırı hava olaylarının 2026 “mevcut manzarada” ilk üçte kalması, kısa vadeli şokların çevre boyutunu devre dışı bırakmadığını; sadece gündemin jeoekonomi, bilgi ekosistemi ve siber bloklarında daha hızlı aktığını gösteriyor.

  • Uzun Vade - Önümüzdeki 10 Yıl

Kısa vadede gündemi belirleyen jeoekonomik ve toplumsal kırılmalar öne çıkarken, 10 yıllık ufukta (2036) resim tersine dönüyor.  Bu tabloda dikkat çeken temel nokta ise şu: 2022’den 2026’ya beş yıl geçmiş olmasına rağmen, 10 yıllık risk sıralamasının çekirdeği büyük ölçüde aynı kalıyor. Bu durum “riskler abartıldı” sonucunu değil; tam tersine çözümü kolay olmayan sistemik risklerin kalıcılığını ve bir noktada öteleme davranışının devreye girebildiğini düşündürüyor. Maliyeti bugüne yazılan, faydası geleceğe kalan dönüşüm kararları ertelendikçe, risk başlığı listeden düşmüyor; “stratejik borç” gibi birikiyor.

WEF’in 2026 raporu bu kalıcılığı açık biçimde doğruluyor, gelecek 10 yılda ilk 10 riskin yarısı çevresel nitelikte kalmaya devam ediyor. Bunlar, “varoluşsal” nitelikleri nedeniyle önümüzdeki on yılda paydaşlar ve yaş grupları arasında en üst öncelikte olmaya devam edecek. Bu, uzun vadeli risk portföyünün omurgasının iklim ve ekosistem dayanıklılığı etrafında kurulduğunu; riskin operasyonel bir süreklilik başlığından çıkıp varlık değerine, sigortalanabilirliğe, altyapı güvenilirliğine ve uzun vadeli değer yaratımına uzanan bir “sistem riski” haline geldiğini anlatıyor. Ayrıca rapor, “hava dışı doğal afetlerin” 10 yıllık ufukta 33. sırada kalmasını özellikle not ederek; çevresel gündemin odağının genel afet kavramından çok, iklim kaynaklı süreklilik ve sistem dönüşümü risklerine kaydığını ima ediyor. Bu set içinde en çarpıcı bulgulardan biri de Biyoçeşitlilik Kaybı ve Ekosistem Çöküşü riskinin 2 yıllık ufuktan 10 yıllık ufka geçerken şiddet skorunda en keskin kötüleşmeyi göstermesi.

Sel, kuraklık, sıcak hava dalgaları ve orman yangınları; tedarik zincirleri, enerji arzı, tarım, finansal istikrar ve kurumların operasyonel sürekliliğini ve varlık değerlerini doğrudan tehdit ediyor.  Enerji tarafında ise dönüşüm baskısı artıyor. Küresel elektrik talebinin 2035’e kadar yaklaşık %40 artması bekleniyor. Bu artış; soğutma, ısıtma, mobilite elektrifikasyonu, veri merkezleri ve endüstriyel kullanım kaynaklı talep artışından besleniyor. Raporda, iklim risklerinin yalnızca çevresel veya sürdürülebilirlik başlığı altında değerlendirilmesinin yetersiz kaldığı; bu risklerin finansal istikrar, sigorta sistemleri, tedarik zincirleri ve uzun vadeli değer yaratımı ile doğrudan bağlantılı olduğu vurgulanıyor. İklim risklerinin geç fark edilmesi veya yalnızca raporlama düzeyinde ele alınması, ilerleyen dönemlerde çok daha yüksek maliyetlere yol açabilecek stratejik bir zafiyet olarak tanımlanıyor.

Ancak 10 yıllık risk gündemi yalnızca çevre ile ilgili değil; rapor, uzun vadeli portföyün çevre, teknoloji ve toplum ekseninde genişlediğini de net biçimde ortaya koyuyor. Yanlış Bilgi/Dezenformasyon ve Yapay Zeka Teknolojilerinin Olumsuz Sonuçları, 10 yıllık sıralamada birer basamak yükselerek sırasıyla 4. ve 5. sıraya yerleşiyor.

Özellikle yapay zeka destekli içerik üretiminin yaygınlaşması, yanlış veya manipülatif bilginin çok kısa sürede geniş kitlelere ulaşmasına zemin hazırlarken, bu durumun kurumsal itibarın ani biçimde zarar görmesine ve güven kaybının hızla finansal ve düzenleyici sonuçlara dönüşmesine yol açabileceğine dikkat çekiliyor. Raporda, birçok kurumun bu risk için net bir kriz iletişimi ve müdahale planına sahip olmadığı belirtilerek; bu eksikliğin, yönetişim ve itibar yönetimi açısından önemli bir zafiyet alanı olduğu değerlendiriliyor. Bu bağlamda dezenformasyon riskinin siber riskler, itibar riski ve yönetişim zafiyetleriyle birlikte ele alınması gerektiği ifade ediliyor.

Ayrıca, teknolojik dönüşüm ve yapay zeka kaynaklı riskler çift yönlü bir etki alanı olarak ele alınıyor. Raporda, dijital teknolojiler, verimlilik ve hız açısından önemli fırsatlar sunarken; etik, hukuki ve yönetişim boyutlarında yeni risk alanları yarattığı belirtiliyor. Yapay zeka uygulamalarına ilişkin net sorumluluk ve hesap verebilirlik çerçevelerinin eksikliğinin ise, kurumlar için uyum ve itibar risklerini artırdığına dikkat çekiliyor. Aynı zamanda iş gücü yapısında yaşanan dönüşümün, yetkinlik uyumsuzluğu ve çalışan bağlılığı gibi riskleri daha görünür hale getirdiği değerlendiriliyor.

 

  • Global Risklerin Bağlantılar Haritası

Raporda risklerin birbirinden bağımsız şekilde ele alınmasının yanıltıcı olduğu; jeopolitik, ekonomik, sosyal, çevresel ve teknolojik risklerin birbirine bağlı bir ağ oluşturduğu ayrıca vurgulanıyor. Bu durum, örneğin, bir çevresel şokun (aşırı hava olayı), gıda ve enerji arzını etkileyerek sosyal huzursuzluklara; bunun da jeopolitik gerilimlere ve ekonomik dalgalanmalara yol açabileceği anlamına geliyor.

Bu çok katmanlı yapı, WEF’in son yıllarda detaylı şekilde görselleştirdiği risk bağlantı haritalarında da kendini gösteriyor. Son yıllarda başarılı şekilde resmedilen risk bağlantı haritasında, ikinci yıl üst üste “en bağlantılı küresel risk” olarak “Eşitsizlik” liderliği taşıyor. Dezenformasyonun iki yıllık zaman diliminde ikinci sırada kalmaya devam etmesi, kısa vadede sosyal sözleşme, sosyal lisans ve toplumsal kabul risklerinin ekonomik risk tanımının içine gömülerek büyüdüğünü düşündürüyor.

 

Sonuç ve Çıkarımlar

Özetle, 2 yıllık riskler: dezenformasyon, jeopolitik çatışma ve toplumsal kutuplaşma gibi ani ve yönetimsel krizleri öne çıkarırken; 10 yıllık riskler, iklim değişikliği, ekosistem çöküşü ve yapay zeka etkileri gibi uzun vadede biriken ve sistemi dönüştüren yapısal tehditler etrafında şekilleniyor.

Rapora göre jeopolitik gerilimler; ticaret kısıtları, yaptırımlar, enerji arzındaki belirsizlikler ve kritik hammaddelere erişim sorunları üzerinden kurumların maliyet yapısını ve operasyonel planlarını doğrudan zorluyor. Bu baskı, tedarik zinciri kırılganlıklarıyla birleştiğinde teslimat sürelerini uzatıyor ve maliyetleri artırıyor; dolayısıyla jeopolitik risklerin yalnızca operasyonel seviyede değil, üst yönetim ve risk komiteleri ile yönetim kurullarının gündeminde de ele alınmasını zorunlu kılıyor. Ayrıca rapor, jeopolitiğin artık “geçici şoklar” şeklinde ele alınmaktan çıkarak, stratejiyi kalıcı biçimde şekillendiren bir risk alanına dönüştüğünü vurguluyor.

Rapor, bu yeni risk rejiminde silo bazlı yaklaşımların yetersiz kaldığını; kurumların, risk yönetimini karar alma süreçlerine dahil eden, riskler arası etkileşimleri izleyen ve uzun vadeli dayanıklılığı destekleyecek şekilde yeniden konumlandıran entegre ve çok disiplinli bir çerçeveye ihtiyacı olduğunu ortaya koyuyor. WEF’in bulguları, risklerin izole ve öngörülebilir olaylar olmaktan çıkarak birbirini tetikleyen ve kısa sürede sistemik etki yaratan dinamiklere dönüştüğünü gösteriyor; bu nedenle rapora göre, kurumsal risk yönetiminin yalnızca uyum ve kontrol faaliyeti olarak değil, stratejik yönetişimin temel bileşeni olarak konumlandırılması gerekiyor.

Bu doğrultuda, risklerin erken aşamada tanımlandığı, stratejinin parçası olan alternatif durum senaryolarının düzenli olarak test edildiği, risk iştahı ile stratejik hedef uyumunun gözetildiği ve risk yönetiminin karar mekanizmalarına gerçekleşmeden önce dahil edildiği yapılar, kurumların belirsizlik ortamında daha isabetli, tutarlı ve dayanıklı kararlar alabilmesi açısından kritik önem taşıyor.  Raporda; risk yönetiminin sadece riskleri belirlemek ve değerlendirmek değil, önemli riskleri yönetmek için doğru, ekonomik ve zamanında aksiyonlar almak, anahtar risk göstergeleri yoluyla risklerin seyrini izleyerek proaktif şekilde hareket etmek olduğu daha da vurgulanıyor. Zorlu Holding olarak biz de raporda öne çıkan jeopolitik, teknolojik, çevresel, ekonomik ve toplumsal riskleri şirketlerimiz açısından bütüncül olarak ele alırken risk yönetimi uygulamalarımızın, şirketlerimizin stratejileri ve yatırım kararlarıyla uyumlu, ileriye dönük ve senaryo bazlı bir yönetişim aracına evrilmesinin uzun vadeli sürdürülebilirlik ve değer yaratımı açısından büyük önem taşıdığını görüyor, bu bilinçle hareket ediyoruz.